|
| |
Tasavvuf
Hakkında Bilmek İstedikleriniz
Bu sayfada yer
alan sorular ve cevaplarında Prof.Dr. Hasan Kamil Yılmaz tarafından hazırlanan
ve Altınoluk Dergisi- Erkam Yayınları tarafından yayınlanan "İslam
Tasavvufu" adlı eserden yararlanılmıştır.
SORULAR
& CEVAPLAR
Tasavvuf
nedir?
Tasavvuf,
İslâmî hayatı yaşama biçimi, ruh hayatı, rabbânîlik, ihsan ve tezkiye gibi
isimlerle anılan bir ilim ve müessesedir. Tasavvuf, adıyla olmasa bile,muhtevâsı ve
müesseseleriyle Allah Rasûlü'nün hayatında ve Kur'an'da var olan bir kurumdur. Allah
Rasûlü'nün temsil ettiği "Siyâsî, ilmî ve ma'nevî" otoriteden
üçüncüsünün müessese ve ilim olarak uzantısını oluşturmaktadır.
- Tasavvufî hayat ferdî
olarak yaşanamaz mı?
- Bu soruyla iki şey kasdedilmiş olabilir.
Birincisi evrad ve ezkârıyla, riyâzat ve mücâhedesiyle, seyr u sülûk ve
tarikatıyla tasavvufun ferdî olarak yaşanıp yaşanamıyacağı; ikincisi kişinin
kendi başına kitap ve sünnete uygun bir kulluk yapıp yapamayacağıdır. Öğrenmek
başka, uygulamak ve yaşamak başka şeylerdir. Tasavvuf öğrenileni yaşamayı fiilî
olarak öğreten bir eğitim kurumudur. Eğitimde güçlü şahsiyetlerin başkalarını
etkileyerek kendi boyası ile boyaması söz konusudur. Çünkü terbiye, olgunlaşmış
şahsiyetlerin, insanın eksik ve ham tarafları üzerinde yaptığı olumlu etkidir.
Türkçe’deki: "Kır atın yanında duran ya huyuhran, ya suyundan" sözü bu
etkileşimi gösterir. Birinci şekliyle; yani tasavvufun seyr u sülûk ve tarikatıyla
ferdî olarak yaşanması mümkün değildir.Çünkü bu eğitim sisteminin amacı bir
mürebbî ve mürşidi gerekli kılmaktadır. Bütün uygulamalı ilimlerde olduğu gibi
tasavvufi terbiyede de üstâda ihtiyac vardır. Bu konuda Şeyh ve mürşide âid
meselelerde daha ayrıntılı bilgiler verilmiştir. İkinci şekliyle; yani insanın
kendi kendine kitap ve sünnete göre kulluk yapması elbette mümkündür. Eldeki
yazılı bilgilerden yararlanarak insan iyi bir müslüman olabilir. Ancak birlikteliğin
heyecan ve coşkusu daha farklıdır.
- Sağlam bir tasavvuf
çizgisinde hangi özellikler bulunmalıdır?
- Bu sorunun tasavvuf konusundaki
belirsizlikleri gidermek amacıyla sorulduğuanlaşılmaktadır. Bugün tasavvuf konusunda
sapla saman birbirine karıştığı,şeyhlerin sahtesi ile gerçeği yaygın bir biçimde
her yanda bulunduğu içinbunları birbirinden tefrik etmek zordur. Bunların
doğrularını tanımak için birtakım ölçülere ihtiyac vardır. İşte o ölçüler
şunlardır: a- Ehl-i sünnet ve'l-cemaat çizgisinde sağlam bir inanç, b- Kitap ve
sünnete uygun derin bir ibâdet hayatı (sâlih amel), c- Düzgün bir muâmelât , d-
Muhammedî bir ahlâk.
Tasavvuf bu ölçüler içinde şu özellikleri de taşır: a- Tasavvuf manevi tecribe ile
anlaşılan hal ilmidir, b- Tasavvufi bilginin konusu ma'rifetullah'tır, c.Tasavvuf
tatbiki bir ilim olduğundan mürşid vasıtasıyla öğrenilir, d- Tasavvuf kitaptan
okuyarak öğrenilebilecek bir ilim değildir, çünkü tecrübîdir. e-Tasavvufun bilgi
kaynağı felsefe ve kelâm gibi akılla sınırlı değildir. İlham ve keşf de bilgi
kaynağı olarak kabul edilir. f- Tasavvufi eğitime tarikat denilen özel yollarla
kat’edilir. Lüma' müellifi sûfîlerin sahtesini hakikisinden ayırmak için şöyle
bir ölçü koyar: 1- Haramlardan kaçınmak, 2- Farzları îfâetmek, 3- Dünyayı ehl-i
dünyaya bırakıp dünya-perest olmamak.
- Tasavvufun mertebeleri
nelerdir?
- Tasavvufun tahalluk ve tahakkuk olmak
üzere iki mertebesi; yani boyutu vardır. Tahalluk, tasavvufun eğitim boyutudur.
Tasavvufi hayat, tarikat, manevi makamlar, seyr u sülûk ve âdâb gibi konuları kapsar.
Tahakkuk ise tasavvufun ma'rifet, işâret ve bilgi boyutudur. Bu da insanın ma'nevî
eğitim sayesinde ahlâk ve takvâ açısından yükselişi ve Allah'a yaklaşması sonucu
kâinattaki bazı ilâhî sırlara âid elde ettiği bilgilerdir. Nitekim Kur'an'daki:
"Allah'tan korkun Allah size öğretsin." (el-Bakara, 2/282) âyeti takvânın
bir takım manevî bilgilere erme vesilesi olduğuna işaret etmektedir. Bir kudsî
hadisteki: "Kulum bana nâfilelerle yaklaşmaya devam eder. Hatta ben onu severim.
Ben onu sevince de gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı... olurum" (Buhârî,
Rikak, 38) ibâreleri, kulluk ve nâfile ibâdet ile insanın kâinâttaki ilâhî
kudretin etkisini anlamaya başlayacağını anlatmaktadır. Aslında ehl-i sünnet
inancına göre bütün insanların fiillerinin gerçek mutasarrıf ve hâlıkı
Allah’tır. Ancak insanlar gözlerindeki dünya ve mâsivâ perdesi sebebiyle bunu
görememektedir.Yani bir başka ifade ile herkesin gören gözü, tutan eli, yürüyen
ayağı Allah’tır. Çünkü bütün fiillerde yaratıcı O’dur. İnsanlar bu
gerçeği nâfileibâdetlerle Hakk’ın sevgilisi olacak konuma geldikleri zaman
farkedebilirler. Kur’an’da Allah’ın, kulların fiillerini kendine izâfe etmesi
bundandır. Nitekim "Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zaman
da sen atmadın, Allah attı." (el-Enfâl, 8/17) "Bildikleriyle amel edene Allah
bilmediklerini öğretir." (Hilyetü’l-evliyâ, X, 15) hadisinde de aynı konuya
işâret edilmektedir. Tasavvufun bu iki özellği tasavvufî hayat ve tasavvufî
düşünce olmak üzere iki mertebenin meydana gelmesini sağlamıştır. Bunların ikisi
de birbirine bağlı olmakla birlikte aslolan kulluğa yardımcı tasavvufî hayattır.
- Günümüzde tasavvufun
içine pekçok hurâfeler karışarak bozulduğu görülmektedir. Özellikle menkıbeler
konusunda sıkıntılar var. Net bir tasavvuf ortaya konmuyor? Bu konuda neler
yapılabilir?
- Bu soruda herhalde tasavvufun bozulup
gerilediğine işâret edilmek istenmektedir.Aslında İslâmî ilimler ve sosyal kurumlar
bileşik kaplar gibidir. Birinin yükselmesi ve diğerlerinin yerinde sayması veya
birinin seviyesinin düşüp diğerlerinin yukarda kalması mümkün değildir. İslâm
dünyasında gerileme ve çözülme başlayınca bütün ilimler ve kurumlar bundan
nasîbini almıştır. Medrese, tekke ve ordu üçlüsünün oluşturduğu sosyal
müesseseler birbiriyle âhenkli biçimde çalıştıkları, birbirlerini rakip görüp
dışlamadıkları zamanlar yüksek seviyede hizmet vermişlerdir. Bu müesseseler
birbirini bütünleyen özelliklerini kaybedip rekabetle birbirini yıpratmaya
başlayınca genel bir gerileme başlamıştır. Tekke ve tasavvufi kurumların
parlaklığını kaybettiği dönemde, medrese veya ordunun hâlâ yüksek hizmetler
verdiğini söylemek mümkün değildir.Bu itibarla gerileme ve çözülme bütün
kurumlarda, birlikte yaşanmıştır.
Günümüzde tasavvufî hayatın içinde bulunduğu öne sürülen bid'at ve hurâfeler
aslında İslâm toplumunun ortak problemidir. Tasavvuf, ya da başka İslâmî
çevrelerde görülen bir takım bid’at ve hurâfelerin temel sebebi bilgi
eksikliğidir. Çünkü bugün insanlarda manevi hayata ilgi, bilginin çok önündedir.Bu
ilgiyi doyurup iyiye kanalize edecek gerekli kurumlar bulunmadığı ve dini bilgilenmede
problemler olduğu için insanlar din adına çoğu zaman hurâfelere takılıp
kalmaktadır. Hurâfe ve bid’atin tek sebebi cehâlettir. Ehl-i sünnet çizgisinde
müteşerri ve cehâletten kurtulmayı görev sayan tarikatler hurâfelerle mücâdele
etmektedir. Nitekim XIX. yüzyılda başta Nakşbendiyye’nin Hâlidiyye kolu olmak
üzere pek çok tarikat, ilim ve medrese çevrelerinin de desteğiyle bir tecdid,
yenilenme ve ıslahat hareketi başlatmış; hurâfe ve bid’atlere karşı bayrak
açmıştır.
Menkıbelerle
ilgili sıkıntılara gelince işe önce menkıbenin ne olduğundan başlayalım. Menkıbe
(doğrusu menkabe) lügatte övünülecek fazilet, hüner ve meziyet demektir. Istılahta
ise peygamberler, sahâbîler, tarihî şahsiyetler, mezheb imamları ve sûfîlerin
övülecek fazîlet ve meziyetlerini anlatan rivâyetler, demektir. Kur’an’da geçmiş
peygamberlere ve ümmetlerine âid bir takım kıssaların yer alması, hadislerde de
böyle rivâyetlerin bulunması "kıssacılık" diye bir mesleğin meydana
gelmesini sağlamıştır. Kıssacılara "kussâs" denilir. Halk kıssalardan
hoşlandığı için bunlar, vaaz ve irşâdda bir eğitim aracı olarak
kullanılmıştır. Sûfîler başlangıçtan beri bu tür kıssalardan oluşan,
peygamberler, sahâbîler ve ilk devir sûfîlerinin kıssa ve menâkıbını yazılı ve
sözlü olarak nakledegelmişlerdir. Tabiî, bir meslek hâline gelen bu alanda halk
muhayyilesinin de katkılarıyla zaman zaman abartılı rivâyetler de gündeme gelmiş,
hattâ zamanla işin özünü ve nasihat değerini ihmâl eden bazıları, sadece kıssa
ve menkıbe yazıp nakletmeyi ve olağanüstü bir takım olaylardan bahsetmeyi daha
önemli görür olmuştur. Halbuki kıssa ve menkıbelerde gaye, okuyan ve dinleyenlere
bir mesaj ve öğüt vermektir. Bu gayeye uygun olarak yazılan ve anlatılan
menkıbelerin yararlı olduğunda şüphe yoktur. Tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân gibi bir
takım olağanüstülüklerin bulunduğu keramet ve menkıbeleri, halkın kahramanlık
duygularını tatmîne yarayan şeyler olarak görüyorum. . Nasıl bir kurgubilim filmini
gerçek sanmak yanlış ise menkıbelerde anlatılan bazı şeyleri de böyle doğrudan
dinin temel esası gibi sanmak ve öyle sunup algılamak da yanlıştır. Bugün
Batı’da ruh hastalıklarının tedavisinde sûfî menkıbelerinin kullanıldığına
ilişkin bir takım yayınlar göze çarpmaktadır. Bu da bize bunların bir takım
fonksiyonlar icra edebilecek önemini göstermektedir. Yerine göre kullanılır ve dînî
bir nass gibi görülmezse menkıbelerin de yararlı olabileceğinde şüphe yoktur.
İslâmî ilimlerin hepsinde meydana gelen canlanma, yenilenme tasavvuf muhitlerinde de
görülmektedir. Ancak nasıl fıkıh, tefsir ve hadiste bugün müslümanlar dün
oldukları seviyeyi henüz yakalayamamışlarsa tasavvufta da yakalayamamışlardır.
Kaldı ki tasavuf bir ilim olduğu kadar manevî ve rûhî bir hayattır. Bu yüzden bu
konudaki gelişmeler daha büyük önem arzetmekteve zamana ihtiyac göstermektedir. Bu
konuda neler yapılabileceği konusunda şunları söyleyebiliriz. Önce tasavvufun ilim
boyutu tasavvuf klâsikleri denilen Kuşeyrî Risâlesi, İhyâ, Kutü'l-kulûb,
el-Lüma', et-Taarruf ve Keşfu'l-mahcûb gibi müteşerri kaynaklar ile tasavvufi
düşünce ürünü klâsik eserlerden yararlanılarak ortaya konmalıdır. Ardından
tasavvufun eğitim yönü demek olan seyr u sülûk boyutu, işi tezgâhtarlığa
vardırmayan liyâkatli ve şerîata merbût mürşidlerce hem yazılı eserler, hem de
fiilî örneklerle takdim edilmelidir. Böyle bir ortamın gerçekleşmesinden sonra belli
bir süreç içinde mutlaka gelişmeler olacaktır.
- Bazıları "Tasavvuf,
Yunan mistisizminden alınmıştır." diyorlar. İslâm literatürüne girmiş bir
ilim olan tasavvufun kaynağını açıklar mısınız?
- Tasavvufun kaynağını yabancı
kültürlerde arama kaygısı, daha çok müsteşriklerin gayretleriyle ortaya çıkmış
bir görüştür. Muhtelif dinlerin mistik yapılarındaki bir takım benzerlikler onları
bunların birbirinden alınmış olması anlayışına sevketmiştir. Bir takım
müsteşrikler tasavvufun sadece Yunan mistisizminden değil, Hind, İran, Mısır,
Hristiyan ve Yahûdî mistisizminden etkilendiği düşüncesini öne sürmüşlerdir.
Aralarındaki bir takım benzerlikler sebebiyle bu düşünceleri öne sürenler, bu
benzerliklerin insan fıtratından kaynaklanan özellikler olduğunu; her nerede bulunursa
bulunsun ve hangi çağda yaşarsa yaşasın insanın belli ihtiyac ve temayüllerinin
bulunduğunu görmezden gelmişlerdir. Nasıl din olgusu tarihi boyunca insan için bir
gerçekse, rûhî hayat ve tasavvuf da din ve insan için öyledir. İslâm'da bulunan
ibâdet ve muâmelâta âid bir takım ahkâm ve âdâbın Hristiyanlık ve
Yahûdîlikteki âdâb ve ahkâma benzemesi, nasıl bunların oradan alındığı
anlamına gelmezse, tasavvufi hayat ve tasavvufi düşüncelerdeki benzerliklerin de
böyle bir takım dış kültürlerden aktarılmış olması anlamını taşımaz. Rengi,
dili, kavmiyeti ne olursa olsun, insanların belli rûhî anlayışları hiç yabancılık
çekmeden algılaması meselâ bir Japon'un İslâm tasavvufuna dair yazılmış bir
eserden zevk alması bu ortak noktadan kaynaklanmaktadır. Bir ilmin İslâmî olup
olmadığını anlamak için önce adına, sonra muhtevâsına, sonra da o ilim
mensuplarının kendilerini şeriat karşısında hangi noktada gördüklerine bakmak
gerekir. Bu üç esasa göre tasavvufu sırasıyla ele alacak olursak:
a-
Tasavvufun adının genellikle ashâb-ı suffenin "suffe"sinden,
"safvet"ten ve "sûf" kökünden geldiği kabûl edilir. Bu
kelimelerin üçü de İslâmî menşelidir. Tasavvufun kökü olarak "Sofia"
kelimesinden bahsedilmişse de, gerek sûfîler ve gerekse araştırıcılar tarafından
reddedilmiştir. Hattâ bir takım müsteşrikler bile tasavvuf ve sufi kelimesinin sofia
kökünden geldiğine karşı çıkmış, bunun yerine yün anlamına gelen
"sûf" kökünden geldiği görüşünü benimsemişlerdir. b- Tasavvufun iki
önemli muhtevâsı vardır: Eğitim ve bilgi. Tasavvuf, eğitimde temel olarak
benimsediği zikir, tezkiye, tasfiye, rabbânîlik, mücâhede gibi esaslar ve üsve-i
hasene (model şahsiyet) ilkesiyle bir yaşama biçimidir. Kur'an'da 250'den fazla yerde
geçen zikir lâfzı ve bu konudaki emirler, "nefsini tezkiye edenin kurtuluşa
ereceğini" haber veren âyet (eş-Şems, 91/9); safvete ermiş kalb-i selim
(eş-Şuarâ, 26/88-89) ve rabbânîlik (Âlü İmrân, 3/79) riyâzat ve mücâhede
konusundaki ilâhî emir ve nebevî tavsiyeler aslında tasavvufî hayatın Kur'an ve
sünnet menşeli olduğunu göstermektedir. Tasavvufun bilgi boyutu manevî eğitim,
takvâ sonucu elde edilebilecek keşfî ve ledünnî bilgilerdir. c- Sûfîlerin
kendilerini şeriat açısından hangi noktada gördükleri mes'elesine gelince ilk
sûfîlerden itibaren meşâyıh ilimlerinin şerîata bağlılığını sık sık
vurgulamışlardır. Nitekim Cüneyd: "Tasavvuf bir evdir, kapısı
şeriattır." Seriy Sakatî: "Tasavvuf kitap ve sünnetin zâhirine ters bir
bâtın ilminden bahsetmez." ve Sehl b. Abdullah Tüsterî: "Bizim yolumuzun
temeli şu yedi şeydir: Allah'ın kitabına sarılmak, Rasûlü'nün sünnetine uymak,
helâl lokma, başkalarına eziyet ve yük olmamak, günahlardan kaçınmak, tevbe ve
hukuka riâyet." der. Bu tür söz ve uygulamaları çoğaltmak mümkündür.
Mes'eleye bu açıdan bakıldığında da görülen sûfîlerin İslâmî bir yapı
içinde olduklarıdır.
- Tasavvuf alanında zaman
zaman görülen bozulma çizgisinin nedenleri nelerdir? Tasavvufta otokontrol mekanizması
var mıdır? Nasıl işler?
- Bütün bilim dallarında ve kurumlarda
olduğu gibi tasavvufta da zaman zaman asıldan uzaklaşmalar ve bir takım sapmalar
olmuştur. Bozulmanın temel sebebi liyâkatsizlik ve cehâlettir. Babadan oğula intikal
eden şeyhlik anlayışı, liyakatsiz ve ehliyetsiz kimselerin kolayca şeyhlik makamına
oturmalarını sağlamış, bu da tabiî olarak bozulma sürecini hızlandırmıştır.
Önceleri tasavvufî eğitim için belli bir dînî altyapı sağlanır, ondan sonra
tarîkata girilirdi. Önce tekke ve medrese arasındaki soğukluk bu yapıyı belli bir
biçimde menfi olarak etkiledi. Ardından ehliyet ve liyâkatine bakılmadan şeyh
çocukları tekkelere şeyh olmaya başladılar. Liyakatsizlikler sonucunda yanlışlık
hızla artmaya başladı. Tasavvuf ve tarikatlerin iki otokontrol mekanizması vardı.
Bunlardan biri tekkelerin kendi içinde seyr u sülûk ile işleyen ve ancak hilâfet
alanlara irşâd imkânı sağlayan mekanizma. Özellikle büyük merkez tekkeler
kendilerine bağlı taşra tekkelere yetiştirdikleri halifeleri gönderir, meydana
gelebilecek şikâyetlere göre bu kişilerin azl ve tayinleri için meşihat ve saltanat
makamına arîzalar takdim ederlerdi. Yetki ve sorumluluk âsitâne tabir edilen merkez
tekkelerde olurdu. Teftiş ve murakabe de onlar tarafından yapılırdı. İkinci
otokontrol sistemi ise en geçerli sosyal kontrol mekanizması olan halkın ve tarikat
bağlılarının tepkisi ve kontrolü idi. Bütün sosyal kurumlarda olduğu gibi
tekkelerde de bu mekanizma son derece önemliydi. Halkın eğitim düzeyinin yüksek
olduğu dönemlerde etkili bir biçimde çalışır ve ehil olmayan kimselerin işbaşına
gelmesini önlerdi. Ama halkın eğitim düzeyi gerileyince bu mekanizmanın etkisi de
azaldı. Tekkelerin kendi içindeki otokontrol mekanizmasının zaafa uğraması ve
halkın şikâyetleri, yöneticileri bir takım ıslah çalışmaları ile bu mekanizmaya
işlerlik kazandırmaya yönlendirmiştir. Nitekim II. Abdülhamid Han tarafından
kurdurulan "Meclis-i meşâyıh"ın amacı otokontrol sistemini daha sağlıklı
bir biçimde hayata geçirmekti. Bu amacı gerçekleştirmek için bir takım
çalışmalar yapılmış ve tekke şeyhlerinin dini ve tasavvufi eğitimleri için belli
esaslar vaz’edilerek icâzet zorunluluğu getirilmiştir.
- Bazı tarikatlar ilme,
bazıları kisveye, bazıları kerâmete, bazıları nazara, bazıları çalgıya önem
vermektedir. Bu yaşantı ve ilgi alanlarının farklılık sebebi nedir? Bu karmaşa
içerisinde doğrunun ölçüsü nedir?
- Bugünkü müslümanların hâline bakıp
müslümanlık hakkında hüküm vermek nasıl yanlış bir yargı olursa, bugün
toplumumuzda yaygın görüntülere bakıp tasavvuf hakkında söz söylemek de aynı
şekilde yanlış olur. Gerçek tasavvuf elbette bugün çok bölük pörçük yaşanan
tasavvuf değildir. Ya da bir başka ifâde ile bazı grupların öne çıkmış bir
takım özelliklerini tasavvufun bütünü için bir yargı vesilesi yapmak yanlıştır.
Aslında bu soruların cevabı asırlar önce verilmiş ve tasavvufun asıl gayesi ortaya
konmuştur. Bakınız Yûnus ne diyor:
"Dervişlik olaydı tâc ile hırka
Biz dahi alırdık otuza kırka.."
Tasavvuf insanlara önce kendini sonra Rabbını tanıtma (ma'rifet) yolunu gösterir.
Farklı özelliklerinin ortaya çıkması biraz da mürşid ve müntesiplerinin farklı
karakter yapısından kaynaklanmaktadır. Çünkü yukarıda sayılanlardan hiçbiri tek
başına tasavvuf değildir. Ancak sûfiler bir eğitim aracı olarak yerine göre
mûsikîden de nazardan da istifâde etkişlerdir. Bugünün modern pedagojisinde insanın
karşısındaki ile göz iletişimi kurmanın önemi kabul ediliyor. Göz ile kulak
yüksek duyu organları sayılıyor. Bu iki duyu organının diğerlerine göre eğitimde
çok daha etkili olduğu tesbit edilmiş bulunmaktadır. Nazar bir göz iletişimidir.
Musiki de kulyak aracılığı ile kalbe ulaşma yoludur. Mutasavvıfların derdi
bellidir. Gönüllere "Elest bezmi"nde verdikleri sözü hatırlatmak. Bunun
için hangi aracı bulurlarsa kullanmışlardır. Aslında amaçolarak tasavvufta ne
kisvenin, ne kerâmetin, ne nazarın, ne de güzel sesle söylenen mûsikî ve ilâhînin
bir kıymet-i harbiyyesi vardır. Çünkü amaç kulluktur, ihsandır, rabbânîliktir.
Rabbânîlik söz konusu olunca da sadece bilginin de çok önemi yoktur. Bilgi amelle,
amel, ihlâsla, ihlâs ihsân ve îsâr ile beslendiği zaman anlam kazanır. Bugün bu
konuda görülen eksiklik, tasavvufun değil, ferdlerin eksiklik ve kusurudur. Bunu
tasavvufun geneline fatura etmek haksızlık olur.
- Günümüzün bozuk
şartlarında, herşeyin nefse ve şehvete hitâb ettiği bir zamanda sadece tasavvuf
yeterli olur mu?
- Günümüzde, herşeyin nefs ve şehvete
hitâb ettiği bir ortamda tasavvufa belki her zamankinden daha fazla ihtiyac vardır.
Ancak İslâmî ilimleri birbirinin alternatifi olarak görüp birini diğerinin yerine
ikame etmek anlayışı yanlıştır. Çünkü her türlü ilimden arınmış "sırf
tasavvuf" diye birşeyden söz edilemez. Tasavvuf fıkıhla, hadisle, tefsirle ve
diğer İslâmî ilimlerle birlikte vardır. Bunlar birbirini bütünleyen ilimlerdir.
Bunlardan sadece birisi ve birkaçını alıp diğerlerini almamak eksiklik olur. Zâten
sûfîler de bunu bildiklerinden eserlerine ve yollarına diğer ilimlere âid bilgiler de
koymuşlardır. Burada muhtelif kimselere nisbetle rivâyet edilen şöyle bir sözü
hatırlatmakta yarar vardır: "Fıkıhsız bir tasavvuf zındıklığa, tasavvufsuz
bir fıkıh fâsıklığa götürür. Fıkıh ve tasavvuf, zâhir ve bâtın beraber
olunca tahkik ilmi meydana gelir."
- Seyr u sülük ne demektir?
- Tasavvuf ve tarîkatlardaki eğitim ve
terbiye işine verilen genel ad seyr u sülûktür. Lügatte seyr gezmek seyr etmek ve
yürümek anlamınadır. Sülûk ise gitmek ve yola girmek demektir. Tasavvuf
ıstılahında seyr, cehâletten ilme, kötü huylardan güzel ahlâka, kulun fânî
varlığından Hakk’ın varlığına yönelmektir. Sülûk tasavvuf yoluna girmiş
kişiyi Hakk’a vuslata hazırlayan ahlâkî eğitimdir. Bir başka ifâdeyle seyr u
sülûk, tasavvuf ve tarîkata giren kimsenin manevi makamlarını tamamlayıncaya kadar
geçen safahatın adıdır. Seyrin başı sülûk; yani yola girmek, sonu da vusûl; yani
Hakk‘a vuslattır. Hakk’a vuslat Allah’ı görüyormuşçasına kulluk (ihsân)
şuûruna ermek, dâimâ Hakk ile beraber bulunduğu (maiyyet-i ilâhiyye) bilincini
yakalamak O’na teslim olup O’ndan razı olmaktır. Her iş ve fiilin gerçek fâilinin
Allah olduğunu kavramak ve varlık iddiâsından kurtulup gerçek tevhîde ermektir. Can
mülkünde ve cihan mülkünde Hakk’ı hâkim kılmaktır.
- Tasavvuf erbâbında mutlaka
herkesin seyr u sülûke girmesi gerekli olduğu ve intisâb edenin kurtulacağı
anlayışı var. Bu doğru mudur?
- Tasavvuf erbâbının herkesin seyr u
sülûke girmesi konusundaki gayretlerinin muhtemel iki sebebi vardır. Birincisi insanda
fıtrî olan gayret duygusudur.Çünkü herkes mensup olduğu sosyal çevreyi sever ve
insanların orada yer almasını arzular. İkincisi kendilerinin tarikat ve tasavvufa
girmekle elde ettikleri manevi hazzı başkalarının da tatmasını arzu etmeleridir.
Çünkü tasavvuf ve seyr u sülûk, dînî hayatı bir model şahsiyet etrâfında,
toplum atmosferi ve manevi kontrol mekanizması içinde gerçekleştiğinden bir
birliktelik ve paylaşım ortamı doğurmaktadır. Tasavvufta seyr u sülûkte süreklilik
ve devamlılık esastır. Tarikata girmekle iş bitmez. Adam vardır tarikata girmiştir
ama tarikatın ve dînin kendisine yüklediği sorumlulukları yerine getirmediği için
manevi açıdan tarikata girmeyenlerden daha geride olabilir. Ancak cemâat arasında
bulunan böyle birinin uyarılıp düzeltilme şansı daha fazla olabilir. Kulluk
görevleri gereği gibi yerine getirilmeden hiçbir bağlılık tek başına yetmez.
Bâyezid’in müridlerine: "Bâyezid’in derisine girseniz onun ahlâkıyla
ahlaklanmadıkça bir işe yaramaz?" sözü bu anlamadır. Seyr u sülûk ve
intisâb, dünyevi ve uhrevi kurtuluşun tek reçetesi değildir. Çünkü manevi
kurtuluş, son nefese bağlıdır.Son nefeste iman selâmeti elde etmenin yolu bu dünyada
istikamet üzere yaşamaktır. Takvâya ermektir. İbâdet ve muâmelâtta ihsan ve
ihlâsta devamlılıktır. İnsan bunları hangi surette gerçekleştirebiliyorsa ona
sımsıkı sarılmalıdır. Sûfîler bu duyguları seyr u sülûk ile
gerçekleştirdiklerinden bu konuda ısrarlı davranıyorlar.
- İntisâb edip seyr u
sülûke girmeyenin durumu çok mu vahimdir? İntisâb eden kişi zayıf da olsa bu halka
içinde olduğu müddetçe kurtulur mu?
- Gerek tasavvuf kaynaklarında, gerekse
tarikat büyüklerirnin söz ve sohbetlerinde intisab edip seyr u sülûke girmeyen
kişinin durumunun çok kötü olduğunu gösteren ifâdelere pek sık rastlanmaz. Ancak
seyr u sülûk ehlini istihfaf eden bazı kimselerin durumlarının vehametini gösteren
rivayetlere rastlanabilir. Sadece intisab etmiş olmak ve bunu bir varlık sebebi görmek
doğru değildir. Allah’ın kullarını ve dostlarını sevmek, sevenlerle beraber olmak
"Kişi sevdiğiyle beraberdir?" ilkesine göre manevi kazanç sağlar. Nitekim
Buhârî’nin rivayet ettiği uzunca bir hadiste Allah kendisi için bir araya gelen ve
zikreden kullarını bağışladığını; hattâ dünyevi bir amaçla o zikredenlerin
arasında bulunan kimsenin de bu bağışlanmadan hissedar olduğunu belirtmektedir
(Buhârî, Deavât, 66). Bu hadis iyiler ve zikir ehli arasında bulunmanın kurtuluşa
vesile olacağını belirtmekte; bir bakıma iyiler ve zikir ehliyle birlikteliğe teşvik
etmektedir. Tasavvuf erbâbının ümidi, belki bu hadisteki ehl-i zikir ile birlikte
bulunanlara gelecek rahmet müjdesidir.
- Tasavvufa girmeden önce
belli dini eğitim almak gerekir mi?
- Tekke ve medreselerin ortaklaşa faaliyet
gösterdiği dönemlerde kişiler önce medresede dînî öğrenim görür, ardından
manevi eğitim için tekke ve tarikatlere intisab ederlerdi. Bugünün şartlarında bu
pek mümkün görünmüyor. Bununla birlikte bugün işin bilincinde olan mürşidler
müridlerine seyr u sülûke girerken önce ilmihâli öğrenmelerini tavsiye
etmektedirler. Çünkü farz ve haramlar bilinmeden tasavvufun tarif ettiği zâhidâne
hayatı yaşamak zordur. Türkçe’de kişinin gündelik hayatta lâzım olan bilgilere
"ilmihal" adının verilmesi tesâdüf değildir. Bu isim dînî bilgilerin
maneviyat ve hal ile beslenmesi lüzûmunu göstermektedir. Bu bakımdan tasavvuf ve
ilmihali birbirinden soyutlamadan öğrenmek ve birini diğerine alternatif görmemek
gerekir. Önce temel fıkhî bilgiler öğrenilince İslâm tasavvufunu yaşamak
kolaylaşır.

Anasayfaya Dönüş
|