|
|||||||
|
|
|
|||||
|
|
|||||||
|
|
|
Hazret-i Gavs-ı A'zâm Abdulkadir Geylani [Kaddesallahu Sırrahulaziz] SOHBETLER "Unutmayın ki,
dîninizin elden gitmesi dört şeyden dolayıdır:
Artık onlar Celâl sıfatiyle Cemâl sıfatının tecellileri arasında bir mevkidedirler, ne sağa ne de sola meyletmezler.Onların, ötesi olmayan bir önü var; insanlar, cinler, melekler ve sair yaratıklar onlara hizmet eder. İlim ve hikmet onların susuzluğunu giderir.Allah’ın fazlü kereminden yerler, dostluk şarabından içerler. Halkın sözü onları meşgul etmez. Evet, onlar bir vadide, halk da ayrı bir vâdidedir. Halka, Allah’ın emrettiğini emrederler Peygamberlere vekâleten, halkı Allah’ın men ettiği şeylerden men ederler. Hakikatde Peygamberlerin vârisleri bunlardır.” (S.18) “Allah’ın velîleri, O’nun huzurunda edep makamındadırlar. Hak’tan sarih bir izin olmadıkça hareket etmezler, bir adım bile atmazlar. Kalblerine açık bir müsaade ilhâmı vâki olmadıkça mubâh şeylerden yemezler, giymezler, nikâh yapmazlar ve hiçbir sebepde tasarrufta bulunmazlar. Onlar Hak ile beraberdirler; kalbleri ve gözleri evirip çeviren yegâne mutasarrıf ile kaimdirler. Rablerine şu dünyada kalbleriyle, ahirette cisimleriyle kavuşmadıkça hiçbir kararları olmaz. Yani gönül rahatlığına erişemezler, Allah’a kavuşmadıkları müddetçe...”(S.19)
“Allah’ı bilen kimsenin nefsinin, tabiatının, nefsan-i arzularının ve nihayet vücudunun dili söylemek hale gelir. Ama kalb, sır, hal ve makam diline gelince o nâil olduğu nîmetleri izhâr etmek için konuşur.” (S.20) “Halvet, kalb cihetiyle bütün eşyadan sıyrılıp arınmaktır. Öyleki iç âlemin eşyadan arınıp soyununca artık o dünyasız, âhiretsiz ve Hak’dan başka olan şeylersiz bir mârifet içinde tecerrüd elde etmiş olur.” (S.25) “Genç kardeşim! Sen ne nefisle beraber ol, ne de şehvânî arzularınla... Ne dünya ile beraber ol, ne de âhiretle... Hak’dan başkasına uyma... Böyle yapacak olursan tükenmek bilmiyen bir hazineye kavuşursun. Artık Azîz ve Celîl olan Allah’tan sana arkasında delâlet olmayan bir hidâyet gelir... Senin azmü gayretin yeme, içme, giyme ve evlenme gibi basit şeyler olmasın. (Çünkü bunlar gaye değil, gayeye ulaşmak için vasıtadır.Vasıtayı gaye yerine koyma). Unutmaki bunların hepsine olan istek nefis ve tabiattan gelmektedir. Kalb ve sırrın azm-u gayreti nerede? Asıl onu bilmek ve bulmak lâzımdır. Şüphen olmasın ki, bu Hakk’ı talepten başka bir şey değildir. Senin himmetin, en önemli meselen olmalıdır. O halde azm-u himmetin sadece Rabbin ve O’nun katındaki şeyler olsun...” (S.28) “Şu dünyada terkettiğin her şeyin en hayırlısını âhirette bulursun. Artık sen ömründen tek bir gün kalmışcasına hazırlıklı ol... Ölüm meleğinin gelmesine kendini hedef olarak kebul et, bir gün o ok sana da dokunacaktır.” (S.28) “Evet, mü’mine gereken önce farz ibâdetlerle meşgûl olmak, onları dosdoğru yaptıktan sonra sünnetlerle ve sonra da nâfile ve fâziletlerle vakitlerini değerlendirmektir. Farzları yerli yerince yapmadan nâfilelerle iştigâl etmek ahmaıklık ve bilgisizliğin tâ kendisidir. Zira farzlardan önce nâfile ibâdetlerle meşgûl olmak kabule şayân değildir.” (S.55) “Allah’a itaat ve tekvâ üzere bulunman, şeriatın zâhirine gerekli olman, göğsünü selâmette tutman, nefs-i ferağate, gönül açıklığı içinde cömertliğe, mütebessim bir çehreye sahip olman, karşılıksız vermen, ezâ ve cefâyı bırakman, eziyyet ve fakirliğe katlanmanla vasiyet ederim. Büyük zatlara saygılı ol, din kardeşlerinle iyi geçin, küçüklere ve büyüklere karşı son derece hayırhah davran. Başkasiyle çekişme, kimseye hasım olma. Şefkat ve merhameti şiâr edin. Fakirleri kendi nefsine tercih et. Servet toplamaktan –meşru bir yoldan değilse- kaçın. Kendini hak ve hakikate verenlerin mertebe ve tabakasında olmayan düşüklerle sohbeti terket. Dinî ve dünyevî hususlarda Müslümanlara yardımcı olmaya çalış.” (S.79) “Sizden (Müslümanlıktan) evvelkilerin güneşleri battı. Bizim güneşimiz ebedi olarak gök yüzünün en yüce yerlerinde kalacak, batmayacaktır.” “Dört şey kalbin düzelmesine medar olur: 1-Yenilen lokmaya dikkat etmek, 2-İbâdet için zaman ayırmak, 3-Kerameti muhafaza etmek (gizli tutup etrafa duyurmamaya çalışmak), 4-İnsanı Allah’tan alıkoyan şeyleri terketmek.” (S. 93) “Helâl yemek bir nûr ise, haram yemek boğucu bir karanlıktır. Haram yemek kalbi öldürür. Helâl lokma ise gönlü diriltir.” “Hiçbir amel ile aldanıp mağrur olma. Çünkü ameller Hâtimesiyle (son durumuyla) ölçülür. Dünya denizinde tetik üzere bulun, son derece hassas ol. Çünkü o denizde birçok kimseler boğulup kaybolmuştur.” (S.94) ******** SIRRÜ’L- ESRAR Gerçekten ilim; değeri anlatılanlar arasında en üstün şerefi taşımakta, en yüce mertebeye sahip olmakta, en pahalı ziynet olmakta, manen en üstün ticareti getirmektedir. Çünkü âlemlerin Rabbı olan Allah’ın (c.c) tevhidine ilimle erilir. Nebileri, resûlleri tasdik edebilmekilimle olur. Onlara salât ve selâm olsun... Âlimler, Allah’ın has kullarıdır; onları dinî ilimleri için seçti.Taşıdıkları fazilet meziyeti icabı ilim nûrunu onlara verdi.Onları halk arasından tercihle ayırdı. Çünkü onlar, nebilerin varisi, halifesi ve resûllerin halka efendi kıldığı kimselerdir.Aynı zamanda peygamberler için, en iyi irfan duygusunu onlar taşır. Hakk Teâlâ ilim sahiplerini överken şöyle buyurur. -“Sonra, kitabı öyle kimselere bıraktık ki, onları kullarımız arasından ayırdık... Onların bir kısmı nefsine zulmeder, bir kısmı orta halli gider- hataları ile sevapları eşit geçer- Bir kısmı da hayra koşar.”(Fatır,32) Sonra... Peygamber S.A. efendimiz de o zatları överken şöyle buyuruyor: -“İlim sahipleri; peygamberlerin varisleridir.Sema ehli onları sever.Denizdeki balıklar, kıyamete kadar onlar için bağı diler.” Allah-ü Teâlâ, bir başka Âyet-i Kerimede ilim sahiplerini şöyle tavsif eder: -“Ancak, Allah’tan âlim kulları korkar.(Fatır, 28) (S.14) “ Ruh-u Muhammedî, olanların özü; kâinatın evveli ve aslıdır.Buna işareten Peygamber S.A. efendimiz buyurur: -“Ben Allah’tan; müminlerde benden...” Allah-ü Teâlâ, lâhût âleminde ve hakikî ahsen-i takvim’de; bütün ruhları onun S.A.ruhundan yarattı. O; S.A. yukarıda bahsi edilen âlemde, bütün insanlığın adıdır.O, S.A. vatan-ı aslîdir. Bu yaratılıştan dört bin yıl sonra, Hazret-i Muhammedin S.A. göz nûrundan arşı yarattı. Kâinatın kalan kısmını da arştan yarattı. Ondan da kâinatı... Sonra... yaratılan ruhları, kâinatın en aşağı derecesine indirdi. Yani bu cesetler âlemine demek istiyorum.” (S.18)
“Bu hallerden sonra; Allah-ü Teâlâ o ruhlara, bu cisme girmeleri için emir verdi; onlar da Allah’ın emriyle girdiler. Bunu da şu Âyet-i Kerime haber vermektedir. -“Ona ruhumdan üfledim.”(Sad, 72) Zaman oldu, o ruhlar bu cesetle ilgisini artırdı.Bu yüzden, ahdi unuttular.Halbuki, Allah-ü Teâlâ onları yarattı. -Sizin Rabbınız değil miyim? Buyrdu. Onlar da: -Evet... Cevabını verdiler... İşte bu sözü unuttular. Aslî vatana dönemediler. Fakat..Rahman, yani varlığın yardım kaynağı, onlara acıdı. Bu sebeple semavî kitaplar saldı.Bunlarla aslî vatanı hatırlatmak istedi.Bu manaya da şu Âyet-i Kerime işaret eder: -“Onlara Allah’ın günlerini hatırlat.” (İbrahim, 5) Yani: Ruhlarla geçen, o visal günlerini hatırlat.” (S.19) “Bir de üstün istidada sahip insanların hali var ki, onları da aşağıda anlatacağız... Bunlara, HAS İNSAN tabirini kullanıyoruz. Bu insanın vusûlü, Hakka tam yakınlıktır.Oluşu sebebine gelince tek şeyle olur, o da hakikat ilmi; ki buna, lahûtî olan yakınlık âleminde: TEVHİD tabir edilir. Bu hal âdet olduğu üzere dünya hayatında olur.Bu hale ermek için, uykuda olmakla, ayıklık arasında bir fark yoktur.Belki de esas uykuya dalınca, kalb bir aralık fırsat bulur ve asıl vatana gider.Bu gidiş küllî de olur, cüz’î de... Nasıl ki Allah-ü Teâlâ bir âyette şöyle ferman eyler: -Allah-ü Teâlâ, nefisleri ölüm zamanı gelince öldürür.Bazılarını da uykularında... Hakkında ölüm hükmü olanı tutar. Kalanları, muayyen bir zaman için geri salar.”(Zümer, 42) Buna işaret olarak Peygamber S.A. efendimizin bir Hadis-i Şerifini zikredelim: -“Âlimin uykusu, cahilin ettiği ibadetten hayırlıdır.” Burada kastedilen âlim, tevhid nuru ile içini nur eden; sonra da, harfsiz, sessiz, sır dili ile TEVHİD ESMASINA devam eden zattır. Asıl insan budur.” (S.29)
“Allah-ü Teâlâ; lahût âleminde kudsî ruhu, tam kıvamında yarattıktan sonra, onu aşağılara göndermeyi diledi ve gönderdi. Bundan kasdı; güçlü padişahın katındaki doğruluk otağında, yakınlık bulmak ve ünsiyetin artmasıydı. Ki orası, evliya ve enbiyanın makamıdır. Allah-ü Teâlâ o kudsî ruhu önce, ceberut âlemine gönderdi. Beraberinde TEVHİD tohumu bulunuyordu. Uğradığı âlemde onun benliğine nuraniyet hali emanet edildi. Ve orada bir kisve giydi. Oradan mülk âlemine geçti. Orada kendi benliğine has Hakkın yarattığı kisveyi giydi.O kisvenin giydirilmesindeki murad; bu mülk âleminin yanmamasını temindi... İşte bu yoğun ceseddir. Bu kudsî ruha, giydiği ceberût kisvesi dolayısiyle, sultanî ruh, tabir edilir. Melekût âleminden aldığı kisve icabı, ona seyranî ve revanî ruh, tabir edilir. Mülk âlemine nisbeti ile ona cismanî ruh, tabir edilir.”(S.32-33) “ZİKİR TELKİNİ: Bu yolu, Resûlullah S.A. efendimizden ilk taleb eden Hz. Ali r.a. olmuştur. Peygamber S.A. efendimizdenen yakın, en değerli ve en kolay yolu belletmesini temenni etmişti. Bunun üzerine Peygamber S.A. Cibril’in gelmesini bekledi... Geldi; üç defa Peygamberimize S.A. yukarıda zikri geçen TEVHİD kelimesini telkin etti. Sonra Peygamber S.A. efendimiz aynı şekilde tekrar etti.Bundan sonra Hz. Ali’ye r.a. belletti. Daha sonra ashaba geldi; aynı cümleyi onlara öğretti.” (S.46) “Ergin, vuslât âlemini bulmuş, geçmiş zatlar tarafından makbul olan bir zatın telkini lâzımdır. Bu zat, o âleme erdikten sonra, Allah’ın emri ile noksan kişilerin eksiğini tamamlamak için, bu âleme gönderilmiş olmalıdır.Bu gelişte vasıta bizzat Peygamber S.A.efendimiz olmalıdır. Velî zatların kullara gönderilişi özel bir durumarz eder. Bunların daveti umuma şamil değildir.Bu yüzden peygamberlerle tefrik edilirler,çünkü peygamberler ham havas kullara hem de avama gönderilmiştir. Sonra, bunlar, yani, peygamberler, kendi işlerinde tam istiklâle sahiptir. Velîler müstakil değildir; peygambere uymak zorundadırlar.” (S.50) “Bu ilim, Peygamber S.A. efendimizin kalbine miraç gecesi kondu. O bu sırrı o kadar gizledi ki, otuz bin perde arkasına sakladı. Peygamber S.A. efendimiz onu, yakın ahsab ve ahsab-ı suffeden gayrine açmadı. O sırrın bereketi iledir ki, şeriat ahkâmı kıyamete kadar devam edecek... Batın ilmi, o sırra iletir.” (S.52) “BİRİNCİ VAZİFE: Hal ilmi.. Bu, işin özüdür.Er kişilere veridi. O er kişiler, bu hali elden kaçırmamaya bakarlar.” “İKİNCİSİ: Yukarıda anlatılan özün, kabuğudur. Bu hal zahirî bilgi sahiplerine verildi.İyi öğüt, iyiliği söylemek, yasakları yaptırmamak.. vb.bunların yaptığı işler arasında sayılır.” (S.53) “Bu üçüncü derece, kabuğun kabuğu sayılır.Emîrlere has işlerdir Zahirî adalet ve siyaset gibi...Bu hale; önce zikredilen âyetin: -“Onlarla iyi şekilde mücadele et.” Cümlesi işaret eder. Bunlar Kahhar sıfatının mazharıdır. Ve dinî nizamı korurlar. Taze cevizin yeşil kabuğu misali...” (S.53-54) “Avam halkın dilinde olan kelâm, LEVH-Ü MAHFUZ’dan iner; orası ceberût âlemidir.Derece itibarı ile hesaplanır. Hakka vasıl erlerin dilinden akıp gelen cümleler en büyük makamdan coşar.. Orası yakınlık ilidir; arada vasıta yoktur. Herşey aslına dönecektir. Bu sebeple kalbin dirilmesi için,ehl-i telkini arayıp bulmak gerek.. Bu farzdır.” (S.54) “Allah-ü Teâlâ : -“Allah, size nasıl hidayet ettiyse onu öyle anınız.”(Bakara. 198) Âyet-i Kerimesi ile onu anmak arzusunda olanlara yol gösteriyor.Bu âyet’in bir manası da: Kendi mertebenize göre zikrediniz, demek olur.”(S.60) “Zikir makamlarının her birine has ayrı mertebesi vardır. O zikirler ya cehren yapılır, ya da hafi...Yani, ya açık sesle; yahut da kalbden... Zikir ilk defa dilden olur.Sonra nefse geçer.Sonra kalbe gelir.Sonra ruha geçer.Sonra kalbden de ötede olan, sır âleminden olur.Daha sonra hafi; sonra, hafinin daha hafisi... Bu zikirler, Allah’ın verdiği hidayete göre derecelenir...”(S.60) “Yukarıda anlatılan zikirlerden sonra bir başka ruh nasıl olur. Bu, anlatılan, bütün ruhlardan daha latiftir.”(S.61) “Bu ruhî hal herkeste bulunmaz.Ancak has kullarda bulunur.Bunu şu Âyet-i Kerime bize anlatır: -“O, ruhu; emri olarak kullarından dilediği kimsenin kalbine yerleştirir.” Bu ruh, kudret âleminde durur.. Müşahade âleminde yer tutar.Hakikat âleminin de malıdır.Allah-ü Taâlânın zatından gayrına iltifat etmez.” (S.62) “Gerekli olan; telkin ehlini bulup, uhrevi hayatı kazandıracak kalbi ondan almaktır.Bunu; vakit kaybetmeden, dünyada iken yapmalıdır”(S.65) “Gerçekte âlem dörttür: Mülk âlemi, melekût âlemi, ceberût âlemi, lahût âlemi ki bu, hakikat âlemidir. Keza, ilim de dörttür: Şeriat ilmi, tarikat ilmi, marifet ilmi, hakikat ilmi... Keza, ruhlar da dört bölümdedir: Cismanî ruh, nıranî ruh, sultanî ruh, kudsî ruh. Keza; tecelliler de dört bölümde görülür: Eserlerdeki tecelli, fiiillerdeki tecelli, sıfatlara ait tecelli ve ZAT tecellisi.”(S.80) “İnsanların bir kısmı: İlim, ruh, tecelli ve akıl bölümlerinin ilk bölümüne bağlıdır.Bunlar, birinci cenette demektir. Ki onun adı ME’VA cennetidir. İkinci derecede anlatılan kısma bağlı olanlar NAİM cennetinde sayılır. Üçüncü derecede anlatılan kısma bağlı olanlar da üçüncü cennet sayılan FİRDEVS’de sayılır.” (S.81) “Peygamber S.A.efendimizin buyurduğu gibi; belâ önce peygamberlere, sonra velî kullara daha sonra sırası ile... Siyah giymek ve siyah sarık sarmak, bu yolun yolcularına uygundur.Bu libas ve sarık, belâ elbisesidir.” (S.84) “İlâhi isimlere devamla, kalb tasfiyesi tamam olunca, ilâhî sıfatlara marifet hasıl olur.Bunun hasıl olması, kalb aynasındaki bir müşahedeye dayanır.” (S.90) “Tarikattaki hacca gelince; onun yol hazırlığı ve yolda lâzım gelecek eşyaları vardır. İlk hazırlık, bir telkin sahibine meyildir. Ve ondan birşeyler almak.. Sonra manasını düşünerek dille zikir.. Burada zikirden kasdımız, LÂ İLÂHE İLALLAH.. cümlesidir. Bundan sonra kalb diriliği hasıl olur. Ve Allah-ü Teâlâ içten, anılmaya başlanır... Tâ iç âlem safiyetini buluncaya kadar... Bu safiyetten sonra; cemal sıfatının nurları ile, sır Kabesi görünmesi için, sıfat esmasına devam gerekir.” (S.97) “Bundan sonra, son tavaf başlar; bütün ilâhî isimlerin tekrarı ile tamamlanır. Ve aslî vatana dönüş başlar. O aslî vatan, kuds ve ahsen-i takvim âlemindedir.” “Bu teviller dilin ve aklın döndüğü miktardır. Bundan öte işlerden haber vermek mümkün olmaz. Çünkü havsala, zihin ve anlayış ötesini idrâk edemez.” (S.99) “Ruhanî vecde gelince, o bir başka hal arz eder. Ruhanî kuvvetin taşmasından meydana gelir. Bu hal çok kere, güzel sesle okunan Kur’andan , veya bir şiirin okunuşundan, yahut bir zikir esnasında hasıl olur. Bu durumda cismin bir kuvveti kalmaz. İrade ve seçme kabiliyeti erir. Bu vecd tamamen ruhanîdir. Buna uymak iyidir.” (S.101) “Halvetî EVRADI” “Halvet halinin; kendine has okunması gereken duası, virdi vardır. Bu yolu tutan zata gerekir ki: Duaları ve virdi okumaya oturduğu zaman oruçlu buluna.. imkân olduğu takdirde terk etmeye... Beş vakit namazı cemaatle kılması icab eder.” “Her gece yarısından sonra teheccüd, olarak tarif edilen on iki rikât namaz kılmalı.” “Gün doğduktan sonra; iki rikât, işrak namazı kılmalı. Bunu kıldıktan sonra iki rikât istiaze namazı kılmalıdır. Birinci rikâtında, Felak, suresini, ikincide Nas, suresini okumalı.” (S.109) “Bundan sonra, iki rikât istihare namazı kılmalı. Her rikâtında birer defa Fatiha ile Ayet’el Kursîyi; yedi defa da İhlas suresini okumalı. Sonra, altı rikât duha namazı kılmalı ve Fatiha’dan sonra arzu edilen sure okunmalı. Bunu kıldıktan sonra, iki rikât da üzerine sıçramış olması muhtemel necaset için kefaret namazı kılar.Her rikâtında bir defa Fatiha suresini, yedi defa da Kevser suresini okumalı.” “Sonra, dört rikât yine kılmalı. Hanefi mezhebinde ise, dört rikâtını birden kılar.” “Hanefi mezhebine göre tesbih namazının tarifi şöyledir: Gündüz kılıyorsa, dört rikât tesbih namazı kılmaya niyet eder. Sonra ilk tekbiri alır. Subhanekeyi okur, yahut, teveccüh âyetini.. Sonra onbeş defa tesbih okur: -“SÜBHANELLAHİ VELHAMDÜ LİLLAHİ VE LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ VELLAHÜ EKBER VE LÂ HAVLE VELÂ KUVVETE İLLA BİLLAHİL- ALİYYİL- AZİM.” (S.110)
“Bu tesbihten sonra Fatiha suresini ve dilediği âyet veya sureyi okur. Bakara suresinin son iki âyetini okusa da olur. Bundan sonra yukarıda zikri geçen tesbihi, on defa yine söyler. Rükûa varır; rükû tesbihini üç defa söyledikten sonra, on defa aynı tesbihi tekrar eder. Rükûdan doğrulunca yine on defa söyler. Secdeye varır, secdede tesbihinden sonra on defa daha okur, secdeden kalkar, on defa yine okur. İkinci secdeye gider, secde tesbihinden sonra yine on defa okur. Birinci rikât böyle tamam olunca; ikinci rikâta kalkar. Birinci rikâtta olduğu gibi yapar; bitince tahiyyata oturur. Geri kalan üç ve dördüncü rikâtı da ayni minval üzere kılar. Böylece dört rikât namaz kılınmış, her rikâtinda yetmiş beş tesbih okunmuş olur; toplamı, üç yüz tesbih eder.” “Halvetî yolunu tutan herkesin bu namazı kılması icab eder. İmkân olduğu takdirde her gün; olmazsa, her Cuma; olmazsa, her ay; olmazsa, yılda bir defa; hiç olmazsa, ömürde bir defa kılınmalı...”(S.111) “Bu yolu tutan kimse hergün SEYFİ duasını bir veya iki defa okumalı.. Ve hergün ikiyüz âyet kadar Kur’andan okumalıdır.” “Bundan sonra; ehli ise aşikar olarak Allah’ı anar. Gizli zikrin ehli ise, gizli olarak anar.” “Hergün yüz defa ihlâs suresini, yüz defa da Peygamber S.A. efendimize salavat okumalı. Ve şu duâyı da ayrıca yüz defa okumak icab eder: “Estağfirullah El azim Lâ İlâhe Hüvel Hayyül Kayyum Mimma Kaddemtü Ve Ma Ahhertü Ve Ma A’lentü Ve ma Estertü Ve Ma Esreftü Ve Ma Ente A’lemü Bihi Minni Entel Mükaddimü Ve Ente Alâ Külli Şeyin Kadir.” (S.112) “Anlatılan namaz, tesbih, salavat, istiğfar ve duâdan sonra istediği kadar nafile namaz kılar ve Kur’ân okur.” “RÜYALAR” “Uykunun ilk halinde ve tam uyku halinde görülen rüyalar gerçek olduğu gibi, faydalıdır da.. Şu âyet rüyanın gerçek olduğunu ifade eder: -“Allah gerçekten, peygamberini rüya ile doğruladı. İnşallah Mescid-i Harama emin olarak gireceksiniz” (Fath. 27) Sonra Yusuf nebî’nin a.s. dilinden ifade edilen şu Âyet de önemlidir: -“Ben rüyada onbir yıldız gördüm...” (Yusüf, 4) Peygamber S.A: efendimizin buyurduğu şu Hadis-i Şerif de önemlidir: -“Benden sonra peygamberlik kalmadı, ancak bazı müjdeler olur; bunu ya müminler rüyada görür; yahut o müjdeler onlara görünür.” “Bu Hadis-i Şerifi şu Âyet-i Kerime doğrular: -“Onlar için dünya ve âhiret hayatında müjdeler vardır.” (Yunus, 64) (S.113) “Rüya iki çeşittir. Biri ENFÜSÎ, diğeri AFAKİ... Her ikisi yine kendi özünde ikiye ayrılır. ENFÜSİ: Bu rüya nevi, ya iyi huydan veya kötü huydan ileri gelir. İyi huydan hasıl olan rüya, cennet, ondaki nimetler; hurî, köşkler, nûranî beyaz sahralar, güneş, ay, yıldızlar, bunların benzeri... şeklinde görünürler. Bunların hepsi kalbin sıfatlarını ilgilendirir. Bazı şeyler de Mutmeinne tâbir edilen nefsin hazzıdır ki, bunlar da eti yenen hayvanlar, kuşlardır. Çünkü nefsin cennetteki nimetleri bu neviden olacaktır.” (S.115)
“Bir insanın içinde, manevî terbiyenin gelişmesi için, zahirde bir mürebbiye bağlanıp ondan alınan bir telkin gerektir. Bu mürebbiler, nebiler ve velîlerdir. Kalbin ve kalıbın lambası yanmaya bunların terbiyesi hasıl olunca başlar. Onlardan bir başka ruh alınır. Bir Âyet-i Kerimede şöyle buyurulur: -“ Allah, ruhu emri ile, kullarından istediğine ilka eder.” (Gafir, 15) Dolayısı ile kalbin sağlık bulacağı bu ruhun telkini için bir irşadcı aramak lâzımdır.” (S.117) “Gerek ilâhî tecelli için, gerekse Peygamber S.A. efendimizin ruhaniyeti ile münasebet için terbiye şarttır. Bu yola ilk giren, ne Allah-ü Taâlâ ile, ne de Peygamber S.A. efendimizle; kendi başına bir münasebet kurabilir. Bu sebeple bir velî terbiyesini görmesi ilk akla gelendir. Çünkü o velî ile Peygamber S.A.efendimiz arasında beşeri bir münasebet vardır. Peygamber S.A. efendimiz hayatta olsaydı, doğruca alınacak ondan alınırdı, gayrına ihtiyaç kalmazdı. Öbür âleme intikal ettikten sonra, tecerrüd haline geçiyor, bizzat kendisi ile bağ kurulamıyor. İrşada memur velîler de aaynıdır.Onlar da bu âlemden göçüp gidince , irşad olacak olmaz. Anlayış ehli isen anla; değilsen, bu anlayışı ara... Nefsin, zumanî haline, nurla galip gelmek için riyazetle o anlayışı bulmaya talib ol. Çünkü anlayış nurla olur; zıddı ile olmaz. Nur bezeli düzenli yere gelir. Şerefli yere düşer. Müptadi, kendi başına bu hali bulamadığı için, bir velîye mutlaka ihtiyacı vardır. Hayatta olan Velî’nin, Peygamber S.A. efendimizle her bakımdan ilgisi vardır. Tam veraset hali bunu gerektirir. Hayatta olduğu müddet o veraseti ve irşad makamını idare eder. Bu hali taşıyana peygamberden rehberlik ve kulluk yardımı gelir. Bu yardımla; halk arasında tasavvuf yolunu devam ettirir; anla.. Bundan ötesi derin bir sırdır; ki, ehli idrak edebilir. Bu sırrı: -“İzzet; Allah’ın, peygamberin ve mümin kullarındır.” (Munafıkun, 8) Âyeti tam ifade eder.” (S.118-19) “Ruhların terbiyesi;başlıbaşına bir iştir. Cismanî ruh, bedende terbiye edilir.Ruhanî ruhun yeri kalb, sultanî ruhun yeri füad, Kudsi ruhun yeri ise sırdır. Sır, Hakla kul arasında bir vasıtadır. Haktan halka tercüman olur. Çünkü o, Allah ehli ve onun mahremi sayılır.” “Kötü huyların sonucu olan rüyaya gelince, bu nefsin emmare ve levvame sıfatlarını gösterir. Mülhime de bu makamdadır. Bu sıfatları taşıyanlar çok kerre rüyada yırtıcı hayvanları görür. Misal olarak, arslanı, kaplanı, kurdu, ayıyı, köpeği, domuzu; ayrıca bunlara benzeyen, tavşanı, tilkiyi, kediyi, yılanı, akrebi ve daha benzeri hayvanları verebiliriz. Bunların hepsi zaralıdır, atmak gerek...” (S.120) “Bir Hak yolcusu, rüyada bu eziyetli mahlûkatla cenk ettiğini, galip gelemediğini görürse; ibadete, zikre devam etsin. Taa, onlara galip gelip, kahre uğratıncaya kadar devam etmeli. Beşeri sıfatlardan kurtulmalı. Keza, o yırtıcı hayvanları kahredip, tamamen yok ettiğini görürse; hataları bırakmış, kötülük etmiyor demektir.”(S.121) “Yine bir Hak yolcusu o hayvanları insan şekline girer görürse, hatalarının iyiliğe çevrildiğini anlamalı.”(S.121-22)
“Tasavvuf ehli iki bölümde anlatılır.” “Sünniler: Bunlar, sözde, işte; şeriat ve onun manası olan tarikata tamamiyle uyarlar. Bunlara: Ehl-i Sünnet vel-cemaat, tabiri kullanılır. Bu zümrenin bir kısmı cennete azapsız, hesapsız girer. Bir kısmı da az azap ve az hesap verir girer. Cehennemde az kalır; doğruca cennete giderler. Ateşte ebedî kalmazlar. Orada ebedî kalmak kâfirlere, münafıklara hastır.” (S.122) “Ehl-i Sünnet vel cemaat imamlarının iddiası şudur: -“Ashab-ı Kiram, peygamber S.A. efendimizin sohbeti bereketi ile derin bir vecd ve cezbe içinde bulunuyordu. Sonradan o hal dağıldı. Bu yolun manevî varislerine intikal etti. Bu da birçok kollara bölündü.. O kadar bölündü ki, zayıfladı ve dağıldı. Birçoğu suret halinde kaldı. Manası olmayan bir şeyhlik unvanına sarıldı. Bunlar da birçok şubelere ayrıldı; bid’at ehli meydana çıktı.Bir kısmı, kalenderi yolunu bir kısmı, hayderi yolunu tuttu; bir kısmı da edhemi olarak ortaya atıldı. Ve daha niceleri.. Şerhi uzun olur.” “Bu zamanda tam fıkıh ehli olarak, yürüyen azdan azdır.Bu yolun gerçek yolcuları iki şahitle tanınır: Onun biri, zahir; öbürü batın.. zahir halin dinî emirlerle tahkim edilmiş olması gerekir. Batın halde ise, kime iktida ettiğini bilecek.. Elbet bu uyulması, iktida edilmesi gereken varlık Peygamber S.A.efendimiz olmalı. O Hakla arasında bir vasıta sayılır. Bu vasıta şüphesiz, Peygamber S.A. efendimizin ruhaniyetidir. İşte manevî sülûkün böyle devam etmesi icab eder. Onun ruhaniyeti, yerinde cismanî, icabında ruhanî olarak tam varis olan zata gelir. Çünkü şeytan Peygamber S.A. efendimizin şeklini temsil edemez. Burada Hak yolcuları için işaret vardır. Dikkat etmelidir; tâ ki, yolcuları körü körüne olmaya..” (S.125-126) “Hak yolcusunun zeki, basiret sahibi ve anlayışlı olması icab eder.” “Yolcu daima işin sonuna bakmalı.. Önden yapılan işleri de iyi düşünmeli zahirdeki hallerin tadına aldanmamalı. Tasavvuf ehli der ki, yapılan işler onu yaratana aittir. İnsanın elinde tam yetki olmadığına göre, bir başka şekle girmesinden korkmalıdır.” (S.126) “Velîlerin kerameti, içinde bulundukları halleri gerçektir. Ancak, ilâhî mekirden ve istidraçtan emin olamazlar. İstidraçtan salim olan, yalnız peygamberlerin gösterdiği mucizelerdir. Demişler ki: -Son nefesin kötü geçmesinden korkmak, onun rahat geçmesini sağlar.” (S.127) “Hak yolcusuna lâzım olan, Allah’ın kahrından kaçmaktır. Yina gerekir ki, varlığını ona arz ede, neyi varsa onun önüne sere ve böylece ondan ona kaça... Salike gereken onun varlığı önünde diz çöküp maddi varlığını soya, hatalarını itiraf ede ve onun kapısı önüne serile... Bunları yaparsa onun feyzine, fazlına, lütfuna, merhametine erer ve günahları erir.. Çünkü o, çok iyidir, merhameti çoktur, cömert ve kerimdir. Ezelî padişah ve büyük sultandır.”(S.128) |